Kayıtlar

2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor
ben, o'nunla mutsuz benimle mutlu olduğunu düşünmüştüm hep. İşte bu düşünme, bu yanılgı, bu hata payım beni içimdeki dipsiz suların daha derinlerine itti.
sana ait olmamış ve olmayan bir adamı özlemenin başka bir acısı var. buruk, trajikomik, biraz geri çekilmenin- pes etmenin- verdiği pişmanlık biraz verdiğim karardaki haklılık olasılığı.
 ama o olasılık bile
hiç bir şekilde iyi gelmiyor bana.

Buraya yazdığım 4 veya 5. doğum günü postu olması lazım.

Her geçen sene daha da azaldığımı hissettiğim;
Nice yıllara'sız..
...

Hep aynısın demiştin ya değişsem sever misin?
Kalbimdeki sızının adı sensin şu an, çünkü kaç kere kabuk bağlattım zorla, yeni iyileştim, düzeldim, kendime geldim, uykulara isimsiz hayalsiz dalmaya alıştırdım kendimi ve ortaya çıktın.. Çizikler ata ata kanatıyorsun, ayyuka çıkarmaya çalışıyorsun.. O sızıyı hissediyorum; hissedebiliyor olmanın sızısını..
Yapabilsem bakışlarını iki avucumun arasına alır, sımsıkı orada tutardım.
Ağzından çıkan kelimeleri içime çeker, belirsiz tebessümüne sarılırdım..

Daha önce kimseden bu kadar gitmek istememiştim..
Ben sana yeni bir mevsim yarat ve kimseye gelmediğin gibi gel bana dedim. Sense uçsuz bucaksız iklimler seçtin. Toprak misali hükmedeceğin bir tek ben vardım karşında, "sadece ben" ne kadar çok gelmiş olabilirdim ki sana?
Eminim çok mutlusundur deniz kıyısındaki evinde ve martılara simit atmaya devam ediyorsundur.
Bense tüm umutlarımı ve hayallerimi özenle topladım, seni yazdığım günlüklerimi, çektiğimiz fotoğrafların hepsini leş konteynırlara attım.. Kafam karmakarışık,  çokça kesiklerim ve düğümlerim  var -sırf kaldığım yerden devam edebilmek adına o kesikler- biraz güçlükle alınan nefesler ve düzensiz uyku geçişleri..

Ben senin yanlışlığını biliyorum,
her gün bindiğin o vapurdan bir gün atlayacağını da;
olmamışlık hissinin o çaresizliğini her gün içinde büyütüp, beni artık göremeyecek olmanın vereceği vicdan azabını da..
Ben senin her şeyini biliyorum
ama sen bir tek beni bilemedin..
Zaten ben hep yozlaşmış, içi geçmiş zamanlara denk gelirim. Sevdiğim isimlerin sonuna ekleyemediğim iyelik eklerine bir yenisini ekler; açılamayan kapılara öyle bakakalırım.
Gözümün önüne en ufak ihtimal kırıntısını dahi getiremez; kendi kendime kıçımla gülerim böyle zamanlarda. İstemsiz flaşbekler beynimi siker, unutmaya çalıştığım bir geçmişimin ve onun da sindirmeye çalışacağım bir geçmişinin olması meteor gibi düşer beynime. Beynime düşer çok çarpışırlar orada ve arasında ben ezilirim. Hiç bir hisle dolduramayacağımı bildiğim yer yer boşluklar bırakırlar bende.
Bu zamana kadar hepsinin geçmişi kedilerin kuyruklarına bağladıkları tenekeler gibi peşlerine takılıp en güzel olacak zamanlarımızı ölü zamanlara çevirdi çünkü.Ve ben de bu zamana kadar tüm yanlış zamanları kendi lehime çevirmeye çabalamaktan başka hiç bir şey yapmadım.. Benim için tüm doğru zamanlar hep çöp muamelesi gördü, hepsi acımasızca zaman aşımına uğradı, heveslerim katlanarak çürüdü ve sonra kendimi sızacağım kadar…
Bütün belkilerim acabalarımdan sıyrılıp onun suretine büründü, hepsi kocaman birer keşke'ye dönüştü..
(Bu, sırtımda ağır bir yük) Ve daha fazla taşıyamayacak gibi olup her seferinde tökezlemekten kanayan dizlerime bakmaktan utanıyorum.

Gözümü açtığımdan itibarenki o zaman dilimi içinde, hele ruhumu mengeneyle sıkıştırıyormuş hissi veren bir de işim varken, kafamın içinde devir daim yapan tek şey kahve bende.. Erkeklerin sabah ereksiyonu, benim kahve, bazen sütlü bazen şekerli.. Bazen evde yapıp işyerine termos muglarda götürüp götürmeme ikilemi.. İşyerlerindeki dandik kahvelere talim etmek zorunda kalan her kahve severin kurtarıcısı o muglar.. İstiyorum ki kimse içmeye mecbur bırakıldığı izmarit tadında kahvelerle mutsuzluk çekmesin.. O'na da "termoslardan alsana kendin yapar işe götürürsün" dedim bir gün.
-nereden alayım, nerde var?
-pek matah birşey değil, her kahvecide var aslında dedim.
-mutluluğu da sormak isterdim ama  her kahvecide yok
dedi.

Düşünsene, giriyorsun kahveci dükkanına "bana bir karamel latte bir shot ta mutluluk lütfen" diyorsun.

Kalp kırıklığım yok kimse için, kırgınlığım yok,üzüldüğüm acı çektiğim yok.. Sevdiğim adamları bir şekilde azat edebiliyorum kendimden. Hayatımın kısır döngüsü.. Benle hayal kurmaya başladıkları zaman  ikimize baktıkları o aynayı kırıyorum- çok istediğim için istemiyorum o görüntüyü- ben de baktım çünkü onların baktığı gibi en başından; bir kere bakıp unutuyorum. Aslında tüm hatıralarım düğüm olmuş sarmaşıklar gibi.. Bazen olayları başka insanlarla yaşamışım ya da farklı zamanda başka biriyleymişim gibi.. Yer yer boşluklar olan bilinçaltımın en derinine itip üstünü örttüklerimden kalan geçmişim, tanıdığım adamların silüeti, sildiğim dostlarım, gelecek planlarım, eski-yeni ben, herşey kör düğüm vaziyette.. His namına hiç bir şey hissedemiyorum hala ama düşünmekten de vazgeçemiyorum.. Kuru düşünceler..
ben ona kalbimi açtığımda bana geleceğini zannedeceğim;
o ise üzerine tuz basacak yaramı arayacak.
ben şefkatimle saracağım masum yanlarını ararken
o bir çocuk pervasızlığıyla üzecek beni.
Hırçınlığım imkansızlığına 
suskunluğuna 
uzaklığına..

Ben sana dair bütün hayallerimi o masada bırakıp gittim. Ben orada seni sana bıraktım. Bindiğim takside ağladım ki bence çok Yeşilçamvari bir hareketti. Ama ağladım tutamadım. Takside de bize olan umudumu bıraktım işte sonra. Taksici almadı onu. Beğenmedi. Ben de beğenmemiştim zaten seni. Aklımdayken daha iyiydin, daha benimdin. Böyle karşımda yedi kat yabancı gibi, ben senin gözlerine bile baksam gülerdim, anlattığın hiçbirşeyi dinlemedim. Sana tebessüm bile edemedim. Benim orada sana olan tüm aşkım, ılıdığı için içmeyi bıraktığım bira gibiydi.  Keşke bana geldiğinde, bana gelseydin. O masa hep orada kalacak, sen bana gelemediğinle, ben de senden koşarcasına kaçıp gittiğimle..
Önce aklımı uyutuyorum ben- ki düşünmeyeyim. Sımsıkı kapattığım, önüne karanlığımı gardiyan koyduğum o kapılarımı başka türlü açmama imkan yok.
Kalbimi uzun zaman önce ölüm uykusuna yatırdığım bir gerçek. Ama artık uyandığı yetmezmiş gibi en sıkısından tekmeler savuruyor,debeleniyor ve ben duyuyorum acısını. Duyuyorum ve üzülüyorum onun adına; her zamanki umudunu kaybetmemiş olmasına ve benim bir daha aynı şekilde sevemeyecek olmama..
Ve ben ne kadar periyodik sıralamaya göre ezberlediğim o acıların aşamalarını bir daha yaşamamayadirensem de, kalbimin beni yine hataya düşüreceğini biliyorum. Ve o hataya düşmenin bana- yine- bulutların üzerinde yürümek gibi görüneceğini de, daha önce hiç sevmemişim gibi bir heves, ilk kez o merdivenlerden çıkıyormuşum gibi bir umut ve düşsem bile uçuyormuşum hissi vereceğini de biliyorum..
Geçmişteki kullan-at acıları yaşayan ben değilmişim gibi, hatta kullan-at hayata (az kalsın) geçiş yapacak olan ben değilmişim gibi hissettireceğini de..
Aynı raddey…
Bu saatten sonra hayatıma giren adama diyeceğim ki;
"Beni yaşamazsan çok şey kaybetmezsin; yaşarsan birşey kazanmazsın da çünkü yangın yerine dönüp sonra sönen, parçalananan, toparlanan sonra tekar yanan ve tekrar sönen bir bedenden ve o ruhtan senin alacağın hiç bir şey yok.
Ben hayatında gördüğün en zarif kadın değilim, en paçoz kadın değilim, annen değilim, süper kahraman değilim, bakire değilim, fahişe değilim..Ben bekaretimi bacak aramdan ziyade hayatımı siktirmeyi başararak kaybettim. Ben bana aşkla baktığını sandığım gözleri bir süre sonra oyma isteğini bastırarak, içimdeki seri katil hissiyatını ayyuka çıkarttım. Beni sevmeyen değil ama seviyormuş gibi yapan tüm insanları elimden gelse teker teker kurşuna dizmek ve karşılarında kadeh kaldırmak isterdim ama bunları yapmadım.. Kimseye hiç bir şey yapmadım aslına bakarsan.. Yanılttım sadece ama istemeden. Herkes hayalindeki kadını ben sandı çünkü. Öyleymişim gibi davranmadım ama olmadığımı da söylemedim ve yanılttım onları.
"Anahtarla açma gafletine düşmeden zili çaldı iyi ki" diye düşündü kadın. Gri gömlek giymiş adam, haki yeşili hırka var üzerinde, pantolonuna bakmadı ama elinde poşet, ne olabilir? Adam biraz ürkek adımlarla içeri giriyor (büyük ihtimal sağda solda içki şişeleri ve ağzına kadar ıslak izmarit dolu kül tablaları bekleyerek hızlıca göz gezdiriyor) 2 odalı, bit kadar mutfak ve banyolu, daracık ve kısa koridorlu Galata kulesi manzaralı o eve.  Sonra not bile bırakmadan, bir sabah uyanıp, kadının kapı sesine uyanmaya bile teşebbüs etmediği o gün, evden çıkıp gittiği zamanı hatırlıyor. Artık geri dönmek istemediğini farkettiği ve çıktıktan sonra da dönmeye teşebbüs etmeyeceği o günü..      "Niye döndün?" soramıyor kadın, "Ne içersin?" diyor onun yerine.. İlk ve son sorusu.  Sıcak içecek olarak, evde kavanozun dibinde birbirine yapışmış kahve benzeri o şeyden başka hiç bir şey olmadığını bile bile - ki şarabını vermeye niyeti yoktu- "ne varsa olur" ded…